Bilim Ofisi | Evrimin Yönü
510
post-template-default,single,single-post,postid-510,single-format-standard,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode_grid_1300,footer_responsive_adv,qode-theme-ver-16.6,qode-theme-bridge,disabled_footer_bottom,wpb-js-composer js-comp-ver-5.5.1,vc_responsive

Evrimin Yönü

İnsan, evrende şu ana kadar karşılaşabildiğimiz en karmaşık, zeki(?) ve bunun farkında olabilen bir varlık. İnsanı bu şekilde tanımlayabilmemizi sağlayan en önemli şey ise onun sahip olduğu en değerli organı olan beyin. Binlerce yıldır hayatta kalmayı başarabilmiş ve bu uzun soyunda kaçınılmaz olarak farklı koşullara adapte olabilmiş, dolayısıyla evrimleşmiş olan insanın yolculuğu, Darwin algısından bakıldığında düz bir rota üzerinden giderek mükemmele ulaşmaya çalışan bir beyini yansıtır. Dawkins yönünden bakacak olursak ise evrim koşullara bağlı olarak değişiklik gösteren, rüzgara göre farklı yönlere savrulabilen bir süreçtir. Peki bu iki evrim teorisinden hangisi doğrudur?

Beynimiz evrim sürecinde bundan uzun bir zaman öncesine kadar Darwin’in savunduğu şekilde düz bir rotada ilerledi. Ta ki daha fazlasını merak edip, sadece doğup büyüme ve ölmeyle yetinmeyen insan haline gelene kadar. Beynin eğitilebildiğini farkettiğimizden itibaren, insan beyni evrime yön verebilir bir sonuca ulaştı. Beyin aslında bir bakıma evrime uygun bir şekilde tasarlanmış olacak ki, ön (frontal) lob ile bilinçli bir şekilde düşünmeyi, yan (parietal) lob ile düşündüklerine karşı olarak aldığı duyguları işlemeyi ve beyincik (serebellum) lobu ile duyu organlarından gelen bilgiyi haraketle ilişkilendirmeyi sağlıyor. Daha anlaşılır bi şekilde anlatacak olursak karşılaştığımız bir koşula ilk olarak beynimizin ön tarafı tepki gösteriyor ve adapte sürecinde bu koşula verdiğimiz tepki, beynin diğer kısımlarına ilerleyerek, ileride tekrar o koşula vereceği tepkiye vücudumuzda kalıcı yer buluyor.

Fakat insanoğlu karşılaştığı farklı koşullara bir süredir teknoloji ve eğitim ile farklı tepkiler vermeyi sadece vücudumuzun işleyişine teslim etmeyi bıraktı. Artık dışarıdan aldığımız yabancı maddeler ile düşüncelerimizi dahi kontrol altına almayı sağlayabiliyoruz. Bu da uzun süreç gerektiren evrim sürecine kendi ellerimizle bir yeni halka hatta birden fazla halka ekleyebilecek olmamıza sebep oluyor. Viyana Üniversitesi’nde araştırılan sezeryan ile doğumun icadından itibaren, annenin pelvisinin dar olmasından kaynaklı, doğumda şansı olmayan iri bebeklerin yaşama şansı %20 arttı. Bu tıpkı kuzeyde hayatta kalmayı başarabilen boz ayılarının kutup ayılarına evrilmesi gibi bir hikayeye dönüşebilir. Boz ayılar gibi normal olan standart boyuttaki bebekler hala doğmaya devam edebilecekken, iri bebekler ise insan eliyle hayatta kalmayı başarıp kutup ayıları gibi kendi genlerini gelecek nesillere aktarabilecekler.

Daha da derine inecek olursak, beynimizi ve dolayısıyla bizi şekillendiren ID, EGO ve SUPEREGO kavramlarını bir şekilde yönetebilecek hale geldik. Uyum kavramı tanımayan en ilkel parçamız olan ID, içgüdülerimizi ve türümüzün doğuştan varolan her şeyini içermektedir. ID’nin evrilmesi ancak EGO ve SUPEREGO’nun uzun yıllar boyunca farklı koşullar altında bırakılarak sağlanabilir. Bu durumda ID ile yani bir çalışma sistemi ile varolmuş beyin, aslında bir yapay zeka durumundadır. Yapay zeka halindeki beyin, tasarlanmaya uygun haldedir. Bunun üzerine eklenen EGO ve SUPEREGO ile şekillenen insan, farklı koşullar altında bırakılarak insan tarafından eğitilebilir. Günümüz topluluklarının ilerleyişi aynen bu şekildedir. Bağlı olduğumuz ulusa göre kişiliklerimiz, eğitilmiş veya edinilmiş çevre koşullarıyla alakalıdır. İnsan icadı olan ulus ve toplumlar, kişilik bazında milletlerin yapısını etkiler. Bundandır ki, ulusların kendine has bazı davranış biçimleri vardır. İçe dönük İngilizler, atılgan Amerikalılar veya çalışkan Japonlar genellemelerini herkes bilir. Psikologların aynı kişilik testini farklı uluslardan binlerce kişiye uygulamasıyla, sonuçların uluslara göre farklı ortalamalar vermesi ve aynı ulusların sonuçlarda yakın benzerlik göstermesi bu genellemelerin bir karikatürden ibaret olmadığını kanıtladı. Sonradan edinilen ulus kavramının fizyolojik bir hale gelerek kendi gelecek nesillerine aktarabileceği bir durum oluşturması doğrulanıyor ise bu durumu daha küçük bir yapıda inceleyebilir miyiz? Varsayım olarak sağlıklı bir kadının  çevreden edindiği bir travma dolayısıyla gebeliğinde bu travma hasarını bebeğe aktarması mümkün olacak mıdır? Yani tıpkı ulus örneğindeki gibi psikolojik bir durum, fizyolojik hale dönüşebilir mi?

Geçmiş yıllarda yapılan bazı psikolojik hastalıkların acı ile rehabilite edilmesi ve kişinin beyninin rahatsızlığıyla ilgili bölümündeki harekete tedavi sürecinde uygulanan acı ile vücudun yanıt vermesi , beynin de aynı şekilde koşullara göre kontrol edilebileceğini gösteriyor. Yönlendirilebilen beyin kası vücuda sabitlenerek kişide kalıcı olmayı sağlıyor ve bunu kendinden sonra gelecek nesillerine aktarabiliyor. Bu da az evvel üstte sorduğumuz sorunun cevabının mümkün olabileceğini önümüze sunuyor.

Sonuç olarak evrimin her canlı topluluğunda farklı ilerlemesi ve ortam koşullarına göre farklılık göstermesi aslında başından beri evrime yön verilebilir olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Farklı koşullarla ve etkenlerle insan için evrim rotasındaki dallanmalar beynin aslında Darwin’in tanımladığı düz evrimdeki mükemmele ulaşmamızla sağlandı. Bu noktadan sonra doğanın bir zaman kavramı niteliğinde olan evrim, sadece kendi akışına göre değil; dışarıdan gelen yabancı maddeler (insan elinden çıkan koşullar) ile de şekillenebilir bir hal aldı. Bunun tam olarak çözümüne ulaşabilindiğinde ise, yapay zekanın bir koloni oluşturması mümkün olabilecek hale gelecektir.

Yazar:Akın Kayabaşı

 

Kapak görseli, https://www.engadget.com/2016/12/02/mit-s-ai-figured-out-how-humans-recognize-faces/

Yazı görseli, http://www.radikaliai.lt/radikaliai/2347-sensacija-evoliucionave-ar-sukurti-visas-knygos-tekstas