Anti madde diye bir şeyin var olabileceği düşüncesi, geçtiğimiz yüzyılın başlarında, 1920’li yıllarda ortaya çıktı. Bu fikri ilk ortaya atan İngiliz fizikçi Paul Dirac’tı. O dönemde Einstein’ın görelilik kuramı biliniyordu. Buna göre madde ve enerji birbirine dönüştürülebilir şeylerdi. Kuantum fiziğiyse henüz o kadar bilinen bir konumda değildi. Einstein’ın denklemlerinin makrokozmos’u açıklamak için kullanıldığı gibi, bu da mikrokosmos’u açıklamak için ele alınıyordu.

Bu dönemde iki formülü birleştirmek için ilk çabalar başlamıştı. Dirac buna bir çıkış noktası bulmak istiyordu. Her iki kuramın da geçerli olduğu matematiksel formüller ve denklemler geliştirdi. Adına elektron denen parçacıklar üzerine denklemler hazırlarken, tuhaf bir şeyler olduğunu gördü: İki çözüm yolu vardı ama bunlardan yalnızca biri hemen kabul edilebiliyordu. Diğeriyse, o güne dek geçerli olan fizik kanunlarıyla uyuşmuyordu. Deneyimler gösteriyordu ki her matematiksel çözümlerin her zaman gerçeklik payı var. Bir diğer deyişle hesapların doğru olması için gerçeklikle bağdaşması gerekir. Yıllar süren bu gizemli durum sonunda ikinci bir çözüm bulundu. Yeni yapılan açıklama tamamen yeni bir parçacık tanımlıyordu. Bu parçanın kütlesi normal elektronla aynı, yalnızca elektrik yükü farklı biçimdeydi. Normalde elektron negatif yüklenmişken, bu yeni parçacık pozitif yüklüydü. Bir elektronun aynadan yansıması gibi, bir “anti-elektron” olarak görüldü.

Dört yıl sonra 2 Ağustos 1932’de bir parçacık detektörünün içinde bir anti-elektron belirdi. Pozitif yükünden dolayı bu parçacığa pozitron adı verildi. 1955 yılındaysa biliminsanları ilk kez anti-protonları üretmeyi başardılar. Bugün artık biliyoruz ki bütün parçacıkların bir karşıt parçacığı var olabilir.