Yapılamaz, gidilemez gibi sınırlamalar insanları bir anlamda tahrik ediyor. Yapılamazı yapma isteği, olanaksıza boyun eğmeme, meydan okuma insanın doğasında var. Bu tür bir cesaret kuşkusuz bilimde “olmazsa olmaz” şeylerden biri ve bilim adamlarına itici güç oluşturuyor. Karl Popper’in “cesaret gerektiren bilim” nitelemesi böyle bir anlam içeriyor. Popper olanaksızı deneyen bilim adamlarını şöyle tanımlıyor: “Bu kimseler cesur fikirlerin insanlarıdırlar, ama kendi görüşlerine karşı da çok eleştiricilerdir. Onlar fikirlerinin doğru olup olmadığını, önce yanılma olasılıklarını araştırarak anlamaya çalışırlar. Cesur tahminler yaparak ve kendi tahminlerini çürütme yolunda ciddi çabalar göstererek çalışırlar… Cesur fikirler yeni, cüretkar varsayımlar ve tahminlerdir. Varsayımları çürütmek için gösterilen çabalarsa ciddi eleştirel tartışmalar ve ciddi deneysel sınamalardır.”

Popper’ın yolundan giderek onun da sorduğu bir soruya yanıt arayalım: Bir tahmin ne zaman cüretkardır, ne zaman değildir? Popper’ın bu soruya yanıtı tahminin “ancak büyük bir yanlış çıkma riskini göze alıyorsa” cüretkar olduğu yönünde. Bu bağlamda Kopernik ve Aristarkhos’un evrenin merkezinde Dünya’nın değil de Güneş’in bulunduğu yolundaki savını inanılmaz ölçüde cüretli bulur Popper. Sav ayrıca yanlıştır da. Günümüzde hiç kimse Güneş’in evrenin merkezinde (Aristarkhos ve Kopernik’in öngördüğü anlamda) hareketsiz durduğunu kabul etmez. Ama bu, o savın cüretli ya da verimli olmasını etkilemez. Onun en önemli sonuçlarından biri, Dünya’nın evrenin merkezinde hareketsiz durmadığı ve hareketli olduğuydu.

Bir atasözü “talih cesurdan yanadır” der. Kolomb’un Hindistan’a ulaşmak için başladığı yolculuk, aslında böylesi bir cesarettir. Amerika’nın keşfi biraz rastlantısal gibi görünüyorsa da, bunu da Popper’in dediği gibi “cesaret gerektiren” bir iş olarak değerlendirebiliriz. Denizciler önlerinde uzanan ve geçilemez denilen maviliklere haftalarca cesaretle karşı koyabildikleri için, Kolomb onlara sürekli cesaret aşıladığı için yeni kıtaya ayak bastılar.